Aktüel

Öyle bir geçer zaman ki Balıkçı kim Orhan Alkaya hakkında

By

on

Orhan Alkaya, öyle bir geçer zaman ki balıkçı kim,Öyle bir geçer zaman ki Balıkçı kim, Orhan Alkaya hakkında,Orhan Alkaya biyografisi,Şair, yazar ve oyuncu Orhan Alkaya’dan samimi açıklamalar…

Orhan Alkaya şair, yazar, tiyatrocu, aktivist ve oyuncu… Yıllardır kültür sanat camiasının yakından tanıdığı bir isim. Birçok tiyatro oyununu sahneye aktardı, şiir kitapları yayımladı, gazete ve dergilerde yazdı. Ama hayatının hiçbir döneminde adı bugünkü gibi gündeme gelmedi. Öyle Bir Geçer Zaman Ki dizisinde balıkçı karakterini oynamaya başlamasıyla popüler olan Alkaya, ‘Küçük Osman’ı kurtaran balıkçı’ olarak nam saldı. Karşılaştığı ilgiye şaşırdığını söylüyor ve ekliyor: “Ara sıra Tarkan muamelesi gördüğüm oluyor. Parmakla gösterenler de var, çığlık atanlar da… Bugüne kadar en parlak işlerimi yaptığım dönemlerde bile çığlıkla karşılanmamıştım.” Hayatında hiç balık tutmayan Alkaya, konu dizi olunca ser veriyor sır vermiyor ve “Dizinin senaryosunu gizli dosyalarda saklıyorum.” diyor.
Orhan Alkaya’yı toplumun geniş bir kesimi ‘Öyle Bir Geçer Zaman Ki’ dizisiyle tanıdı. Ama o yıllardır kültür-sanat dünyasının içinde yer alan bir isim. İyi bir şair, yazar, tiyatrocu, oyuncu, aktivist… Orhan Alkaya ile 50 yaşından sonra gelen şöhreti, popüler kültürü ve dizileri konuştuk.

— Şair, yazar, tiyatrocu, aktivist. Yıllardır eser üretiyorsunuz. Ama balıkçı rolüyle insanlar sizden söz etmeye başladı. Diziyle ne değişti?

Popüler kültür çok farklı bir saha. Şairliğin, rejisörlüğün, yazarlığın getirmiş olduğu tanınmışlıkla buradaki tanınmışlık arasında fark var. İnsanlar burada karakterle özdeşlik kurarak ilişkiye geçiyorlar. Bu süreçte bir de şunu fark ettim: Ben hem şair hem rejisör olarak tanınan biriyim. Ama bu alanlara hiç bakmamış çok büyük bir insan topluluğu ile aynı kadrajın içindeyiz ve birlikte yaşıyoruz.

— Sokak tepkileri nasıl? İstiklal Caddesi’nde eskisi gibi yürüyebiliyor musunuz?

İnsanlar karakterle ilişki kurmak istiyorlar, sizinle değil… Karaktere figüre dokunmak istiyorlar. Ara sıra Tarkan muamelesi gördüğüm oluyor. Parmakla gösterenler de var, çığlık atanlar da. Bugüne kadar en parlak işlerimi yaptığım dönemlerde bile çığlıkla karşılanmamıştım. Çığlık yeni bir deneyim oldu benim için.

— Birçok sıfatınız var ama diziyle birlikte daha çok “Küçük Osman’ı kurtaran balıkçı” olarak anılıyorsunuz. Medya da böyle. Bu nasıl bir duygu?

Bu beklenmeyen bir şey değil. Saha değişince bunların olması kaçınılmaz. Ama asıl ilginç olan, çok değerli dostum Doğan Hızlan da dizinin tutkunuymuş. Küçük Osman’ı kurtaran oyuncunun şair olduğunu ilk o yazdı. Demek ki böyle sahici bir yakalanma noktası oluşmuş. Bu aynı zamanda yapılan işin başarılı olduğunu da gösteriyor ve hiçbir başarı tesadüfi değildir.

— Daha evvel dizi tecrübeniz olmuş muydu?

Benim başlangıç noktam oyunculuk. 1980’lerde TRT için çekilen bazı dizilerde rol almıştım. 12 Eylül’den sonra 38 sanatçı, çalışmasında sakınca görülen kişiler olarak Şehir Tiyatroları’ndan atıldık. O dönemde çalıştım. Mesela Ziya Öztan’ın yaptığı İttihat ve Terakki dizisinde Cemal Paşa’yı oynamıştım. Yine rol aldığım Sekiz Sütuna Manşet’i hatırlıyorum. Ama sonuç itibarıyla oyunculuğun dışındaki alanlara, yazmaya, edebiyata; rejisörlük bağlamında tiyatroya yatırım yaptım. Bu işe girince de, temelde bir oyunculuk başlangıcı olduğu için “hatırladım”. Yeniden, geç kalmış olup olmama meselesini hiç düşünmeden oyunculuğa yatırım yapmaya başladım.

— Oyunculuğunuzun üzerinden neredeyse 30 yıl geçmiş. Bu arada hiç teklif almış mıydınız?

Oyunculuk yapmamama rağmen her yıl bana üç-beş teklif geliyordu.

— Peki bunu nasıl kabul ettiniz?

Birçok faktör bir araya geldi. Öncelikle Coşkun Irmak’ın senaryosunu sevdim. Melodramı çok doğru kurgulamış. Matematiği iyi olan bir senaryoydu. Prodüksiyon ekibini, görüşme yaptığım insanları sevdim.

— Oyunculuğa kolay ısındınız mı?

Uzun süre oyunculuk yapmayan herkeste oyunculuk fobisi oluşur. Oyuncuların korkulu rüyaları vardır. Sahnedesinizdir, salon doludur ve trak gelir. Her şeyi unutursunuz ve terlemeye başlarsınız. Oyunculuk yapmadığım senelerde de gördüm ben bu rüyayı. Tiyatro oyuncusunun yaşadığı sahici bir andır. Bu korkunun bu işi yapmamamla bir ilgisi vardı sanırım. Sonra kendime şöyle dedim: “Sen Türkiye’nin en iyi oyuncularının bir bölümünü yönettin. Hadi şimdi kendinle uğraş!” Filme ısınmamda dizinin sinema algısı gelişmiş yönetmeni Zeynep Günay Tan’ın büyük katkısı oldu. Oyunculuğa dönerek bir fobiyi de aşmış oldum.

— Oyuncu için kameranın ışığı farklı mı sahneden?

Çok farklı. Sinema da televizyondan farklı. Ayrı ayrı alanlar. Ritimleri, kurgu mantıkları farklı. Şöyle bir gerçek var, aynı anda birçok kanalda diziler gösteriliyor. Siz bir an için ilgiyi üzerinizde toplamakta zorlanırsanız, seyircinin elinde uzaktan kumanda aleti var. Hemen öbür kanala geçiyor. Seyircinin bir kanalda sürekli durabilmesini sağlamak ayrı bir meziyet. Sinema böyle değil. Filmi seçiyor, bilet alıyor, salonun içine giriyorsunuz ve tanımadığınız insanlarla beraber film seyrediyorsunuz. Sonuç itibarıyla o ilişkinin içinde koltukta oturuyorsunuz. TV’de böyle bir lüksünüz yok.

— Sinema filminde oynadınız sanırım?

Sponsor Bağlantılar

Sinema oyunculuğunu Atıf Yılmaz’ın itelemesiyle yaptım. Yine 1980’li yıllardı. Toplasanız onu geçmez oynadığım filmler. Ama sinema eleştirmenliğini ciddi yaptım.

— Şu anda Şehir Tiyatroları’ndaki göreviniz?

Rejisör kadrosundayım. Cast yapmayı başarabilirsem Bertolt Brecht’in Galileo Galilei’sini sahneleyeceğim. Aylardır uğraşıyorum, tam anlamıyla bir Brecht castı oluşturmayı beceremedim henüz. Sırada Atinalı Timon var. Bir de yeni kaybettiğim sevgili arkadaşım Tarık Öcal’ın, Melih Cevdet Anday’ın şiirinden bestelediği ‘Anı’ şarkısını eksene alan bir “Rosenbergler Ölmemeli” yorumu için çalışıyorum. 

‘Sana kalkan elleri kıracağım!’
— Balıkçı karakterini sevdiniz mi?

Boş alanı çok olan bir figür olarak çıktı balıkçı karşıma. Dolayısıyla oyunculuğa ısınma ve oyunculuğu yeniden üretme döneminde çok hoşuma gitti. Boş alan bizim için çok değerlidir. İyi yazılmış her karaktere soru sorar cevap alırsınız. Metni okuduğunuzda bu cevap kendini dayatmıyorsa, kendi biyografik deneyiminizi karakterle buluşturma şansınız artar.

— Hiç balık tuttunuz mu?

Hayır. Ben canlı yakalamaktan hoşlanmam. 9-10 yaşlarındayken aile dostlarımızla balığa çıktığımızı hatırlıyorum. Sonra beni almamaya başladılar. Ağdan çıkan balıkları geri atıyordum denize.

Size balıkçının geleceği ile ilgili soru soran oluyor mu?

Olmaz mı! Kızım 11 yaşında, onu arkadaşları epey sıkıştırıyor. Bilgi almak için. Yine gece bizde kalan arkadaşları oluyor. Belli merak odakları var. Ben de ne olur ne olmaz deyip senaryoyu gizli dosyalarda tutuyorum. Geçen gün tatlı bir kız çocuğu titreyerek yanıma geldi. Balıkçının öleceğinden korkuyormuş. Daha ilginçlerini de yaşıyorum…

— Mesela?

Adaya gidecektim, vapuru beklerken bir şeyler atıştırmak üzere bir büfeye oturdum. Oranın şefi yanıma geldi. Çok sahici duygular içerisindeydi. Karadenizli aksanıyla konuşmaya başladı: “Sen hiç karışmayacaksın. Bana bırakacaksın. Ben sana kalkan o elleri teker teker kıracağım.” dedi. Bir de, Ali Kaptan karakterini kastederek, “O sana makine çekti ya. Makine nasıl çekilir ben ona göstereceğim. Sen hiç karışmayacaksın.” dedi. Çok enteresan. Gerçeklikle ilişkili akademik olarak incelenecek deneyimler bunlar.

— Şiir edebiyat dünyasından nasıl tepkiler aldınız?

Çoğu şair arkadaşım diziyi izliyor. Sina Akyol ikide bir İzmir’den telefon ediyor. “Onu niye öyle yaptın, bunu niye böyle yapmadın?” diye. Ama zannediyorum dizi izleyicisi oldukları için değil de kırk yıllık arkadaşlarının popüler sahada ne halt ettiğini görmek için bakıyorlar. “Dizi izlemiyorum ama hep duyuyoruz.” diyen arkadaşlar da var. “Ne yapıyorsun herkes senden bahsediyor.” diyenler de…

***

Yöneticilik döneminde şiir beni bıraktı

— Niye 50’sinden sonra oyunculuğa döndünüz?

50 yaşla ilgili bir kararım vardı. Yahudi kültüründe jübile kavramı vardır. Çok eksik bir gelenektir bu. Bugün süren bir şey değil. Çocukluğundan beri çalışan insanlara 50 yaşına gelince bir yıl izin verilir. İşleri cemaat tarafından yürütülür, çocukların, ailenin geçimi üstlenilir. O bir yıl bundan sonraki hayatında ne yapacağını düşünme süresidir. Ben de kendime 50 yaş tasavvuru yapmıştım. Tam elli yaşına geldim. Şehir Tiyatroları Genel Sanat Yönetmenliği’ni kabul etmek zorunda kaldım. Tiyatrom için bir şeyler yapma şansını değerlendirmemiş olma pişmanlığını yaşamamak için jübilemi erteledim. O dönem bitti. Şimdi oyunculuk adeta yeni bir heyecan gibi geliyor bana. Onun tadını da almadığımı söyleyemem.

ZAMAN

About admin

Yorum Bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir